2 Ocak 2013 Çarşamba

Cream Puff


Tatlı Anadolu'da bir bereket simgesidir. O zaman eski bir deyimle 'Ağzımıza bal çalarak' başlayalım.

Tatlı başlangıçları severim. Başlangıçları derken yanlış anlamayın, öğüne tatlı yiyerek başlamaktan bahsediyorum. Öğretilenin, dayatılanın ve yemek kurallarının aksine tatlı benim için başlı başına bir öğündür; bir son değil, başlangıç ve ana yemektir..

Aslına bakarsanız çok yoğun bir ilişkimiz olmamasına karşın, tatmaktan en zevk aldığım ve en korktuğum türdür.. Özellikle kimyasal kullanılarak yapılan tatlılara uzak durmayı tercih ederim. Çok yoğun tatlılardan ziyade hafif kremalı tatlılar favorimdir. Buradan yola çıkarak, favori tatlılarımdan biri ile tanıştırmak istiyorum sizi, kendilerine New York'da rastlamış bulunmaktayım. Sağ olsunlar arkadaşlarım mideme ne kadar düşkün ve hep bir arayış halinde olduğumu bildiklerinden tavsiyeleri ve "Seni bir yere götüreceğim, tam senin tazın, bayılacaksın" gibisinden cümleleri hiç eksik olmaz. Ve bu seferki Stefano'nun elinden oldu, "Cream Puff'ı seveceğinden eminim" diye sürüklendim. Beard Papa's adında küçük bir dükkan ama gerek ortadaki kocaman ahşap her daim birileriyle paylaştığınız masasıyla, gerekse devamlı farklı resimler çizdikleri kara tahtasıyla kendine özgü küçük bir mekan. Duvarlarındaki Paris resimlerine aldanıp Fransız zannetmeyin,  buranın işletmecisi ve çalışanları Japonlar.





Cream Puff, fotoğrafta da gördünüz gibi profiterol ailesinden gelen, profiterolün büyük ve sossuz hali, açıkcası çikolata sevmeyen ben gibi nadir insanların seveceğini düşündüğüm bir tatlı. Çikolata sevmiyorum diye, çikolata sevenleri soyutlamış değilim, yeşil çay ve çikolatalı çeşitleri de bulunmakta.Soğuk bir New York gününde Cream Puff ve sıcak çikolatanız eşliğinde içinizi ve kalbinizi ısıtabilirsiniz.

Çok basite almayın başlangıcımı, ne de olsa her şey, küçük kıvılcımlarla başlar..

Bu arada Don Kişot'umun sayfaları arasında bir adrese takıldı gözüm. Merak edenlere..











19 Aralık 2012 Çarşamba

Bay ve bayan Phylloxera!



Sanırım öncelikli olarak tanımlamam gereken konu neden başlık olarak ‘Phylloxera’yı seçtiğim.

‘Phylloxera’ Türkçe ismiyle Filoksera; Amerikan menşeli bir bağ zararlısı olup, ilk olarak 1800’lü yıllarda ortaya çıkmış. ‘Asma biti’ olarak da tanımlanır. İlk defa Vitis Riparia gibi yabani Amerikan asmalarında rastlanmıştır. Göçler sonucunda Avrupa’ya yayılmış ve burada büyük bir felakete sebebiyet vermiştir.

Herhangi bir ıslah yönteminin olmaması onu en ilginç kılan yönlerinden biri. Tabi daha sonra yapılan araştırmalar sonucu Amerikan asma köklerinin Filoksera’ya karşı dayanıklı olduğu gözlenmiş ve Amerikan asma köküne 'Vitis Vinifera' aşılamak suretiyle bir çözüm geliştirilmiş. Üniversitede okurken aldığım bağcılık dersinin en ilgilimi çeken konularından biriydi bu canlı.

Beni en çok etkileyen yönlerinden biri yaprak ve kök olarak iki formunun bulunması. Sanki hiçbir şekilde asmaya yaşama şansı bırakmamak için kendini mutant etmiş gibi. Her ne kadar kulağa hoş gelmese de şarap dünyasında bir dönemi kapatıp bir dönemi açan önemli bir canlıdır kendileri.



Bütün resimler ve fotoğraflar çirkin tanımlar onu, bilimsel olarak bir tarafa, benim hayatımdaki yeri daha eğlenceli, bu sebepten bu resmi seçtim sizler için.. Belki o da ekosistemde payına düşen şarabını alıyordur asmalardan.. Kim bilir! : )

Temelleri sarsan temel içgüdümüz yemek, bu yazım sana, tamamen alınabilirsin üzerine!




Her şeyde olduğu gibi yemekte de bize dayatılan milyonlarca önyargı var. Kutsallığından şüphe etmediğim başka bir özel ve tek yarışılmaz olan anne yemekleri bir tarafa, yemek deyince aklımıza en iyi restaurant ve en iyi aşçı (bu kelimeyi seviyorum: ) geliyor olsa da, ben köşe başlarındaki köfteci hastasıyım. Hayatımın unutulamayacağı bir çok tadını sokaklarda bulmuşumdur. Gerçek, özgün ve egosuz yemeklerin geçtiği yegane mekanlardır kendileri. Üniversiteye yazılmaya gittiğim sırada Uzunköpru’de ki bir molada yediğim o köftenin kokusunu halen duyumsayabiliyorum ya da çocukluğumdan fotoğrafladığım güzel bir anıyla birleşen Alara Çayı’nın kıyısında yediğim o köftenin tadını.. Evet köfteden çokca örnek vermiş olabilirim çünkü bu tutkum kendimi bildiğimden beri var. Ne de olsa en temel iç güdümüz deyip geçmeyin, benim gibi rutinleri hayatına sokamayan bir insan için, her ne kadar insani bir rutin olsa da, gözlerimi zaman zaman sonuna kadar açtıran ve ‘Yok canım bir insan bu kadar zevk alabilir mi?’ dedirten derecede eğlenceli bir zorunluluk.. Velhasılı kelam hep derim ‘Biz yemeği yutanlardan değil, yiyenlerdeniz efendim’ diye..

Aralarından seçtiklerim değil denediklerim ve hissettiklerimi paylaşmak istiyorum. Yeni aldığı deftere özenle bakıp, hiç birşey yazmaya kıyamayanlardan ya da sadece temize geçmek için kullananlardan değil, olduğu gibi bütün yaşanmışlıklarıyla yazanlardan olmak istiyorum.. Ben yazarken zevk alıyorum, umarım birileri de okurken zevk alır.
Bu arada adres vermek en favori işlerimdendir, belki gözünüz bir tabelaya takılır.. : )